SiberKültür 101: Internet kültürü, web dedikoduları ve web tasarımı ve geliştirme konusundaki tüm açlığınızı giderir.
San Francisco'da Internet maceraları
Son zamanlarda ortalıkta pek görünmememin aslında başlıca iki nedeni var. Birincisi hesapta olan, çalışma tempomu hızlandırmak idi. Diğeri ise yaklaşık bir hafta önce, 6-7 aydır kullandığımız ortak Internet bağlantısına artık erişemiyor olmamız.
Bu olaylar çerçevesinde, Türk Telekom'dan çok çekmiş birisi olarak minik bir kıyaslama yapmak, Amerika'da (en azından bir kısmında) Internet bağlantılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
"Ortak Internet" kelimeleri eminim en merak edilen konudur şu anda. Özellikle San Francisco ve çevresinin Internetin merkezi sayılmasından kaynaklı, Internet yatırımları görmek mümkün. Bunun en popüleri Meraki. Meraki aslında bir yönlendirici anteni satıcısı. Bu anten, tek bir Internet bağlantısını kablosuz olarak geniş alanlarda paylaşmanıza izin veriyor. Ancak Meraki'nin bir projesi daha var ki inanılmaz lezzetli: Free the Net.
Free the Net, San Francisco gibi şehirlerde Meraki antenleri ile insanların Internet bağlantılarını paylaşmalarını sağlıyor. Örneğin, siz Internet bağlantınızın başkalarına da faydalı olmasını istiyor ve bunu komşu bölgelerle paylaşmak istiyorsunuz. Ancak kablosuz iletişimin sınırları belli olduğu için paylaşmak oldukça zor oluyor. Meraki antenleri sayesinde bu kapsamı artırabiliyor ve daha fazla kişi ile Internetinizi paylaşabiliyorsunuz. Meraki'yi kullanmak için paylaşıyor da olmanız gerekmiyor, eğer kablosuz sinyaller kapsamında Free the Net sinyallerini görüyorsanız anında Internete açılabiliyorsunuz; bir ücret de ödemeniz gerekmiyor.

Eğer bağlantınızı paylaşmak istiyor ve evinizin çatısına erişiminiz varsa Meraki size paylaşım antenini ücretsiz olarak gönderiyor.
Olay sadece Meraki ile de bitmiyor, zira çevrede Meraki mantığında insanlara da rastlamak mümkün. Bağlantılarına şifre koymuyorlar, sizinle paylaşıyorlar.
Biz de bu tür yöntemlerle uzunca bir süre Internete hiç para ödemedik. Sanırım artık zamanıymış ki şu anda kendi adıma kayıtlı bir DSL bağlantısına sahibim.
San Francisco'da Türkiye'de olduğu gibi iki tür Internet bağlantısı mevcut. Kablolu ve DSL. Kablolu netin tekeli Comcast isimli bir firma. Kendileri aynı zamanda kablolu tv ve sabit telefon hizmeti de veriyor. DSL'in tekeli ise AT&T. Ancak bu San Francisco için geçerli, zira AT&T San Francisco'nun tüm telefon hatlarına sahipmiş, dolayısıyla başka DSL veya telefon firmalarını sokmuyormuş.
Eğer ilk geldiğimizde Internet alacak olsam büyük ihtimalle Comcast'i tercih ederdim. Zira, reklamları her yerde, fiyatları oldukça makul görünüyor ve iyi de bir firma gibi. Mesela 16Mbps bağlantı aylık 52 dolar gibi bir ücretle alınabiliyor. Düşününce gayet güzel gelen teklif, giderek artıyor: Örneğin Comcast müşterisi değilseniz (kablo tv veye telefon) 52 dolar, 66 dolar oluyor. Eğer kendim kuracağım derseniz, 10 dolarlık bir kit almanız gerekiyor. Servis kurarsa 100 dolar istiyorlar. Eğer Comcast üyesi değilseniz, yine ilk kurulum için 100 dolar istiyorlar. Dolayısıyla ucuz görünen paket alıp başını gidiyor. (Daha düşük bağlantı seçenekleri mevcuttu ancak şu an sayfalarında kaldırılmış). Kablolu Internet hakkında bölgesel araştırma yapınca, DSL'in aksine bulunduğunuz bölgede yoğunluk varsa sizin de bağlantınız yavaşladığı gerçeği ile beraber Comcast iki alternatif arasından çıktı.
AT&T'ye geçmeden önce, Amerika'da bir DSL sağlayıcısı olan Verizon'dan bahsetmek istiyorum. Kendileri aslında kablosuz hizmet profesyonelleri. San Francisco'ya AT&T yüzünden DSL hizmeti veremiyorlar ancak verebilseler, aylık 38 dolara 7.1Mbps gibi bir bağlantı sağlayabiliyorlar. Türkiye'deki limitli Internetin cazibesini yaratmak için 18 dolarlık bir paket hazırlamışlar. Bu pakette ise 1Mbps bağlantı alabiliyorsunuz. Verizon da eğer onların sabit hat müşterisi değilseniz aylık 5 dolar fazla ücret ödemeniz gerekiyor. FiOS denilen bir bağlantı çeşidi, yeni yeni yayılıyor. Verizon FiOS ile dilerseniz aylık 140 dolara, 50Mbps bağlantıya sahip olabiliyorsunuz.
Gelelim AT&T'ye. AT&T, aylık 20 dolardan başlayıp, 35 dolara kadar uzanan 4 farklı paket sunuyor. 20 dolar olan, 768Kbps, 35 dolar olan ise 6Mbps hıza sahip. Evet, ben de Amerika'da çok daha hızlı bağlantı olacağını zannederdim ancak Amerika hız açısından en hızlı 15. ülke gibi görünüyor. Bizim aldığımız paket, 6Mbps olanı. Evimizde AT&T sabit hattı kullanmadığımız için tüm diğer operatörlerde olduğu gibi onlar da bize ekstra bir 5$ daha fatura kesti. Ancak herhangi bir bağlantı ücreti söz konusu bile değil. Üstelik Internetten alırsanız, 50$ da geri ödeme sağlıyorlar.
AT&T bağlantımızın başvurusunu bu yazıdan 5 gün önce, pazartesi günü gerçekleştirdik. Satış görevlisi çekik arkadaş, oldukça yoğun olduklarını ve ancak cuma günü bağlantının açılabileceğini söyledi. İçimden bir hadi ordan geçirerek daha kısa sürede olup olamayacağını sordum. Elinden geleni yapacağını fakat pek değişeceğini sanmadığını söyledi. Elden bir şey gelmeyeceği için beklemeye koyulduk. Ama Türkiye'de bile 5 gün gibi bir bekleme standardı olmadığını hatırlatmak isterim. Üstelik evde telefon hattı vs herşey kurulu, sadece santralden hattımızı açacaklar.
Bu bekleme süreci arasında Internetsiz kalmak neredeyse imkansız olacaktı. Dolayısıyla başladık etraftaki diğer kablosuz ağları araştırmaya. Bağlantılardan birisi PUBLIC ve şifre istemiyor. Bağlandığınızda PUBLIC'in Meraki gibi olduğunu görüyorsunuz; ancak paralı. PUBLIC, Amerika'nın büyük bölgelerinde kendi Internet ağlarını kurmuş bir şirket. Otellere ve evlere kısa süreli Internet hizmeti satıyor. Bu, günlük (10$), haftalık (20$) ve aylık (30$) gibi dönemlerle işliyor. Biz haftalık olanı denedik, ancak söylemeliyim ki benim 98 yılındaki 33.600 modemim bundan daha hızlıydı.
Perşembe günü, yani dün modemi takıp acaba açmışlar mıdır diye kontrol etmek istedim. DSL ışığı yanıyor, hatta Internete de bağlı görünüyordum. Hemen heyecanla web sitelerine girmeye çalıştım ancak sonuç olumsuzlu. DSL hattımız açılmış ancak evdeki modem eski kiracıya ait olduğu için (AT&T bedavaya modem de veriyor ama biz almadık) onun bilgileri kalmıştı içinde. Yani onun DSL kullanıcı adı ve şifresi. AT&T teknik desteği arayarak, hattın açıldığını, eğer bize kullanıcı adı ve şifremizi verirlerse Internete girebileceğimizi söyledik. Ancak anlaşmamızda cuma açılacağı bu yüzden bir şey yapamayacağını söylediler.
Yine bekleme moduna geçtikten sonra biz, perşembeyi cumaya bağlayan dakikalara ulaştığımızda anında teknik servisi aradık. Bu sefer cuma olmasından dolayı, anlayışla hemen işlemlerimizi hallettiler ve DSL ile Internete artık çıkabiliyoruz.
Biraz da DSL hesabının yaratılma sürecinden bahsetmek istiyorum. Bu süreçte, telefondaki ses size yapmanız gereken her şeyi adım adım anlatıyor. Bilseniz, sıkıcı gelse bile anlatmak zorunda çünkü görev tanımı dışına çıkamıyor. Kişi, telefonda kullanıcı yaratmak, şifrenizi istemek gibi şeylerle uğraşmıyor. Öncelikle size bir test kullanıcısının bilgileri veriliyor. Bu bilgilerle giriş yapıyor ve açılan web sayfasından tüm bilgilerinizle kullanıcınızı siz yaratıyorsunuz. Eğer bu bilgileri unutursanız, yine bu sayfa üzerinden şifrenizi sıfırlayabiliyorsunuz. Ancak bu aşama içerisinde oldukça sinir edici bir uygulama var ki düşündürüyor. AT&T ve Yahoo! anlaşmasından dolayı, her AT&T hesabı (kullanici@att.net) bir Yahoo! eposta adresine karşılık geliyor. Yani otomatikman bir Yahoo! hesabınız da oluyor. Bunu açmadan DSL'e sahip olamıyorsunuz. İnsan, fatura gibi bilgileri bu adrese göndereceklerini düşününce hesabı az da olsa kullanmak zorunda kalıyor.
Bekleme süreleri hariç acısız bir süreç oldu diyebilirim. Eğer gelecekte not düşülmesi gereken şeyler olursa bunları bu yazıya yorum olarak ekleyeceğim.
- 3 yorum
Hediyeli yazı: Sanal ortamda itibar yönetimi
Şu sıralar hem BlogKüme gibi projelerden dolayı kendimi soktuğum yoğun tempodan hem de evimdeki Internet sorunlarından (evet burada bile) dolayı SiberKültür'ün yavaş ilerlediğini düşünebilirsiniz, o yüzden:

Bundan birkaç hafta önce bir SiberKültür okurundan bir eposta aldım. Kendisi sevgili Gamze Er. Gamze Hanım, SiberKültür'e değerli paylaşımlarından dolayı teşekkür ederken büyük emek vererek çıkardığı kitabını da bizlerle paylaşmak istemişti.
Kitabın ismini ilk duyduğumda ne kadar ilgi çekici geldiğini anlatamam: Sanal ortamda itibar yönetimi. Üstelik bu kitap Türkiye'de de bir ilkmiş. Dünya'da da sanırsam pek nitelikli eş değerleri yok. İşte bu yüzden daha da heyecanlı.
Sanal ortamda itibar yönetimi; itibardan, kurumsal itibara, sosyal medyalardan, bu medyalarda itibarınızın nasıl yönetibileceğini ve daha iyi seviyelere taşınabileceğini anlatıyor. Türkiye'de sosyal medya kavramının henüz yeni yeni alevlendiği şu dönemlerde eminim ki böylesine bir kaynak hepimiz için büyük fayda sağlayacaktır.
Sözün özü, bu kitap, bence bu işlerle ilgili olan bizler için bir olmazsa olmaz. Daha fazla uzatmadan kitabın içindekiler bölümünden gözüme çarpan bazı noktaları paylaşmak istiyorum:
- Kurumsal itibarı kim yönetmeli?
- Kriz durumunda itibar yönetimi
- Sanal ortam araçları
- Sosyal medya araçları (forumlar, wikiler, bloglar...)
- İtibarı zedeleyebilecek faaliyetler (sanal eylemcilik, sanal iftiralar, sanal terörizm...)
- Kurum kimliğini sanal ortama yansıtmak
- ...
Kitap bu ve bunun gibi onlarca konuya değiniyor.
Kitap bir SiberKültür okuyucusundan geldiğine göre, bu kitabı diğer okuyucularla paylaşmamak olmazdı. Bu vesileyle, Gamze Hanım, kitabını imzalı olarak aramızdan 3 kişiye hediye edebileceğini söyledi.
Bu mutlu haber doğrultusunda ben de diyorum ki, bu kitabı neden edinmek istediğinizi bu yazıya yorum olarak, 18 Mart 2009 tarihine kadar yazdığınız takdirde, 3 imzalı hediye kitaptan birisine sahip olabilirsiniz.
Ama beklemek istemiyorsanız, hemen bir kitabevine giderek çok da pahalı olmayan bu kitabı edinebilirsiniz. (Çevirimiçi satın alma bağlantısı)
Gamze Er'e böyle bir eser yarattığı için teşekkür etmek isterim. Ayrıca kendisini 28-30 Mayıs tarihlerinde Amsterdam'da yapılacak olan 13. Uluslararası İtibar Yönetimi Konferansında "Creating Impact with Corporate Reputation Management on the Internet" adlı bildirisini sunmak üzere davet edildiği için şimdiden tebrik ederim.
Google ile sitenize arama motoru
Bu yazıda konumuz Google'ın arama motorunu kullanarak sadece kendi sitemizde arama yapan bir arama motoru hazırlamak.
2000'lerin başında Google bu kadar Google olmamışken, şu an ismini hatırlayamadığım bir servis vardı. Hatta bir dönem SiberKültür için de kullanmıştım. Bu servis o zamanlar Google Custom Search'ın yaptığını yapıyordu. Ancak biraz daha farklı. Siz sitenizi veriyordunuz, onların arama motoru gelip düzenli olarak indeksliyor ve arama sonuçlarını sizin hazırladığınız tema üzerinden veriyordu. Yani Google Custom Search'ın (GCS) atalarından biri. Hatırladığım kadarıyla oldukça da işkenceli bir prosesti bu servisi kullanmak.
Şimdilerde GCS var. Sadece iki adımda sitenize özel, hızlı bir arama motoru yaratabiliyorsunuz. Eğer bu servisi ilk çıktığı zamanlarda denemişseniz, siz de iyi sonuç vermediğini düşünebilirsiniz. Ancak yeni Google teknolojileriyle sonuçlar gayet verimli.
Sitenize GCS kurmak ve bunu tamamen kendi sunucunuzda çalışıyor gibi göstermek için yapmanız gerekenler şu şekilde:
- google.com/coop/cse/ adresine giderek Create a Custom Search Engine tuşuna basın.
- 1. adımda arama motorunun adını, tanımını, dilini ve arama yapılmasını istediğiniz web adreslerini girin.
- 2. adımda test görünümünü elde edeceksiniz.
- Bu adımlardan sonra dilerseniz size verilen kodu arama fonksiyonunuzun olacağı yere koyarak direkt çalışmasını sağlayabilirsiniz.
- Eğer kendi sayfa görünümünüzde verilmesini istiyorsanız My Search Engines altındaki ayarlara göz atmanız gerekecek. Control Panel'e tıklayarak ayarlarınıza geçin.
- Basics altında temel ayarlarınızı bulacaksınız. Eğer kişisel veya gelir elde etmeyen bir kullanımınız varsa arama sonuçlarından reklamları kaldırabilirsiniz. Eğer Google Adsense kullanıyorsanız kendi reklamlarınızı da yerleştirip, gelir elde edebilirsiniz.
- Look and Feel sayfasında arama kutunuzun nasıl görüneceğini seçebilirsiniz. Sayfanın altlarına doğru ise arama sonuçlarındaki renkleri sitenizin renklerine göre değiştirebilirsiniz.
- Code kısmı önemli bir sayfa. Eğer başta dediğim gibi GCS arama sonuçlarının siteniz altında görünmesini istiyorsanız 2 seçeneğiniz var. Birincisi sunucunuzda bir sayfa yaratabileceğiniz iframe seçeneği, diğeri ise yeni bir seçenek olan overlay seçeneği. Benim tavsiyem, iframe olacaktır. Zira overlay seçeneği JavaScript ve AJAX kullandığı için pek de kullanışlı değil. iframe'i seçtikten sonra adres kısmına arama sonuçlarının yayınlanacağı sayfayı yazmanız gerekiyor.
http://siberkultur.com/arama.phpgibi. Bunu yazdıktan sonra aşağıdaki 2 kod bloğu değişecek. İlk kutudaki kodu, arama kutunuzun olmasını istediğiniz yere yerleştirmelisiniz. 2. kodu ise arama sonuçlarının çıkacağı arama.php dosyasına yerleştirmelisiniz. Arama.php dosyası sizin sitenizin tasarımında olabilir. Kodu içerik alanına yerleştirebilirsiniz. - Eğer arama sonuçlarındaki reklamlardan gelir elde etmek istiyorsanız, Make Money'e tıklayarak Google Adsense hesabınız ile bağlamalısınız. Google Adsense hesabınıza girip, erişime izin vermeniz gerekecek.
SiberKültür için hazırladığım örneği buradan görebilirsiniz. Ben görünümü ile uğraşmadım ancak bir örnek teşkil edebilir.
Facebook tasarım makyajları yine gündemde
Facebook'un en son tasarım değişikliğini hatırlıyor musunuz (1-2)? Hatırlamayanlar için kısa bir özet geçeyim. Aynen TOS güncellemesinde olduğu gibi (1-2) oldukça olay getirmiş, kullanıcıların büyük tepkisini çekmişti.
Facebook yine tasarımında değişikliklere gidiyor. Ancak bu sefer yoğurttan ağzı iki kere yanmış bir takım olarak ayağını sağlam basmaya çalışıyor. Öyle ki Facebook hesabınıza girdiğinizde yeni tasarımın geleceğini, dilerseniz bunun önizlemesini yapabileceğinizi haber veriyorlar. Üstelik bu sefer yeni düzenlemelerle ilgili bazı tasarım notları da düşmüşler.
Son Facebook TOS krizinden sonra artık çok daha az Facebook kullanıcısı olduğum için bu değişiklikler beni pek de heyecanlandırmıyor ancak haber değeri yüksek. Çünkü herkes kullanıcıların ne tepki vereceğini yine merak ediyor.
Facebook, dünyanın en büyük sosyal ağ devlerinden birisi. Aynı zamanda kullanıcının ne kadar güç sahibi olduğunun da en büyük kanıtı.
Facebook'un tasarım revizyonlarını buradan inceleyebilirsiniz. Gelen en büyük yenilik, artık anasayfanızın daha canlı olması. Ayrıca fan sayfaları da artık farklı görünümünden, normal profil görünümüne geçiyor.

Twitter'ın Türkiye'de patlaması yakındır
Şu sıralar Amerika'da gözünüzü nereye çevirirseniz çevirin Twitter ile karşılaşıyorsunuz. Tek kelimeyle inanılmaz.
En büyük ve en etkili televizyon şovlarında, sunucular Twitter esprileri yapılıyor. Senato üyeleri başkan Obama'nın konuşması sırasında çatır çatır twitlemeler yapıyorlar. Obama'nın başkanlık öncesi Twitter üzerinde büyük bir kampanya yaptığını zaten biliyoruz. Shaquille O'Neal (evet efsanevi basketbol oyuncusu) Twitter'ı inanılmaz bir şekilde kullanıyor: gittiği her yerde twitliyor, hayranlarına biletler hediye ediyor. Bu ve bunun gibi yüzlerce örnek var.
Tabi ki de bunların bir çoğu Twitter ekibinin pazarlama dehasının bir sonucu. Her ne kadar Twitter basitliğiyle kendini sevdirdi dense de bunun arkasında yatırımlarının güzel bir şekilde pazarlama uygulamalarına dönüştüğünü görebiliyoruz.
- Twitleyebilmeniz için 2.000 kadar farklı uygulama mevcut. Twitter API'sini kullanan web servislerinden bahsetmiyorum bile.
- Twitter'ın kullanıcılarının yarısı Amerika'da. Toplam üye sayısının 6 milyona yaklaştığı söyleniyor.
- Japonya ikinci Twitter patlamasını yaşayan ülke.
- İngilitere şu sıralarda Twitter rüzgarının etkisi altında. Bu ne saçma icat diyen Alman kullanıcılar da yavaşca kendini Twitter'a kaptırıyor.
- Hatırlarsanız Twitter inanılmaz bir erişim sorunu yaşadı geçtiğimiz sene. Buna rağmen kat be kat büyümeye devam ediyor. Olumsuzlukları reklama dönüştürebilmenin en güzel örneği olsa gerek.
- Üstelik bu servisin hala bir gelir kaynağı da yok. Ancak bedava üyeliğin yanında paralı üyelik çıkarsalar da inanın servis popülaritesini kaybetmeyecek.
Neden bunları söylüyorum? Çünkü yakın zamanda Türkiye'de de bir Twitter patlaması bekliyorum. Şu an bile Obama'dan ders çıkarmaya çalışan politikacılar Twitter hesaplarını alıp bizleri takip etmeye başladı. Gazeteler, kurumsal firmalar, sanatçılar... Ardı arkası kesilmeyecek, Amerikan modasını takip edenler bir bir Twitter modasının Türkiye'ye gelmesini destekleyecek.
Biz her ne kadar yadırgasak da Türk firmalarının Twitter gibi servislerden bize ulaşmak istemesini, bu artık Twitter'ın doğasında yer alan bir şey. Birçok firma Twitter hesabından kullanıcılarına ulaşıyor. Kablolu TV ve Internet sağlayıcısı Comcast, kullanıcı geri dönüşlerini Twitter üzerinden alıyor, onlarla daha çok ilgilenmeye çalışıyor. Dell sırf Twitter hesaplarından 1 milyon ek gelir elde etmiş. Dell ise indirimli ürünlerini duyuruyor, kuponlar veriyor.
Her iki örneğin de para dışında bir ortak noktası daha var: insanlara daha fazla ulaşabilmek.
Biz FriendFeed kullanıcısıyız diyecek içimizden birileri. Haklılar. Zira FriendFeed daha Türk işi. Daha hızlı, daha çok aksiyon, daha çok konuşabilme. Bazı açılardan bana da öyle geliyor ancak Twitter, FriendFeed kadar zamanımı çalmıyor. Kabul edelim, FriendFeed'i daha çok sevdikçe, daha çok kullanıyoruz, daha fazla hayatımıza alıyoruz. Ancak Twitter bana bu açıdan daha kolaylık sağlıyor. En azından kendimi limitleyebiliyor, daha konsantrasyonlu bir şekilde işimle ilgilenirken twitleyebiliyorum.
Sonuç, Twitter modeli bize uygun gibi görünmese de Twitter önümüzdeki bir dönem oldukça popüler olacak ve ben bu popülerlikten kendimize pay çıkarmakta bir zarar görmüyorum.
Microsoft dünyayı etiketliyor
Sanal dünyanın dışında etiketlemek ne demek dersem, büyük bir çoğunluğun aklına barkodlar gelmez eminim ki. Çünkü barkodları sadece fiyat, ürün bilgisi girmek için kullanıldığını düşünürüz. Ancak barkodlar bir tür etiketleme sistemidir ve içinde farklı bilgiler de barındırabilir, isminiz gibi.
QR KoduAncak barkodun yetersizliği yeni barkod türlerinin keşfine itti insanoğlunu. QR (Quick Response), bunun bir örneği. QR, bir japon kuruluş tarafından 94 yılında geliştirilmiş. Halen Japonya'da sıklıkla kullanılıyor. QR kodları barkodun aksine tahmin edebileceğiniz gibi daha çok veri saklayabiliyor. Buna ürünün bilgilerinin yanında, üreticinin web sitesi gibi bilgiler de dahil. En büyük farkı ise, barkod okuyucuların aksina özel cihazların dışında mobil cihazlar tarafından da okunabiliyor olması.
Örneğin cep telefonunuzdan bir QR kodu okutup, anında Internette ilgili sayfaya gidebiliyorsunuz.
Ancak QR kodların da bir dezavantajı var. Bu da daha çok veri saklamak istediğinizde QR kod üzerindeki çizgilerin daha küçülmesinin gerekmesi.
MS TagMicrosoft Tag ise tüm bunlara daha gelişmiş bir çözüm getiriyor. Microsoft mobil etiketleme kavramı dahilinde, Microsoft Tag siyah beyazın dışında renkleri de kullanıyor. İşin içine renklerin girmesi daha çok olasılığı, haliyle daha çok verinin daha rahat sığmasını sağlıyor. QR kodun bir mobil cihazda okunması için mobil cihazın kamerasının makro çekimi iyi başarması gerekiyor. Ancak iPhone gibi cihazlar yetersiz kamera performansında QR'ı verimli yorumlayamıyorlar.
Microsoft Tag ise makro çekime ihtiyaç duymadan, daha kötü koşullarda daha iyi performans sergileyebiliyor.
Mobil etiketlemenin kullanım alanlarını sınırlamayın. QR ve Microsoft Tag gibi teknolojiler sayesinde dilediğiniz şey hakkında çabucak daha çok bilgi alabileceksiniz. Örneğin bir kitabın kodundan anında Internetteki yorumlara ulaşmak, konser afişindeki koddan konser biletini satın alabilmek veya bir bilgisayar donanımının kutusundaki koddan o donanımın bilgisayarınıza uygun olup olmadığını anında anlamak gibi.
Son olarak Microsoft Tag teknolojisini dünyada ilk defa kullanan derginin de bir Türk dergisi olduğunu paylaşmakta fayda var. Bu dergi LOG dergisi.
Webde "canlı" grafikler üretmek
Yedincisenol, aslında temel olarak bir grafik üretme aracı olan Open Flash Chart'ın nasıl kullanılacağını anlatmamı istemiş. Ancak ben Open Flash Chart'ın yanında JavaScript alternatiflerine de değineceğim.
Open Flash Chart (OFC)
OFC, LPGL lisansı ile gelen açık kaynaklı bir uygulama. OFC ile çizgi, bar, pasta, alan, radar ve benzeri birçok türde grafikler oluşturabiliyorsunuz. Bunun için flash kullanmanıza da gerek yok.
Tek yapmanız gereken OFC ile gelen JavaScript dosyasının yanında SWF dosyasını sunucunuza yüklemek, JavaScript kodu ile bu dosyaları, grafiği koyacağınız alanda çağırmak (JS dosyasını sayfanın headerında çağırmanız daha doğru olacaktır) ve bu JS kodlarında grafiğin boyutlarını ve veriyi nereden çekeceğini belirtmeniz.
Yerleşim kodlarından sonra en önemli alan OFC'ye gelecek verinin hazırlanması. Hazır grafik üretgeçlerinin en güzel yanı, gelen verinin dinamik olması. Yani siz grafikleri Excel'de hazırlayıp resim olarak da koyabilirsiniz ancak veriler değiştiği zaman güncellemek çok zor olacaktır.
OFC veri formatı olarak JSON kullanıyor. Bu da veri tarafında büyük esneklik sağlıyor. OFC sitesinde PHP, Ruby, .Net, Perl, Java ve Python gibi değişik platformlarda kullanıma dair örnekleri sunmuş. Ayrıca JS ile de kullanabiliyorsunuz. Bunun örnek kodları OFC'nin tutorials sayfasında paylaşılmış.
OFC'nin güzelliği, grafiklerin daha interaktif olabilmesi. Bundan kastım, grafik üzerindeki öğerelere gelince verilerin birimleri de çıkıyor. Google Analytics kullanıcısı iseniz, bu tür grafiklere alışkınsınız diyebilirim.
Diğer alternatifler
Bunun en büyük alternatifi, performans ve optimizasyon açısından Google Chart API (GCApi) diyebilirim.
GCApi, ekstradan bir dosya kullanmıyor. Bununla ürettiğiniz her grafik, bir imaj dosyası olarak anlık üretiliyor. Yani tek yapmanız gereken
http://chart.apis.google.com/chart?chs=250x100&chd=t:60,40&cht=p3&chl=Hello|World
gibi bir kodu img ile çağırmak. API sizin için grafiği imaj dosyası olarak üretiyor.
GCApi de oldukça farklı grafik çeşidine sahip. Aynı zamanda renklerini de yine siz belirleyebiliyorsunuz. Eğer veriyi dinamik olarak vermiyor veya örnek yaratmakta zorlanıyorsanız GCApi'nin arayüzü sayılabilecek çevirimiçi servisler bulunuyor 1 - 2.
Bu iki uygulamanın dışında JS Charts, jQchart (jquery eklentisi) ve birçok kurumsal ürün de mevcut. Ancak en popülerleri bu ikisi.
Gündemin konusu: Safari 4 Beta
Apple ile ilgili sevdiğim -şimdilik- iki şey var. Birincisi Apple'ın ürünü olan Safari web tarayıcısı, diğeri ise Mac Os X için yaratılmış masaüstü uygulamaların cazibesi. Mac Os X işletim sistemi değil, onun için yaratılmış uygulamalar dikkatinizi çekerim. Mesela Coda. Bu tür programları, böyle şeker arayüzlerde başka işletim sistemlerinde bulmamız ne yazık ki mümkün olamıyor.
Konumuza dönelim. Benim favori tarayıcım Safari. Bunu her zaman dile getiriyorum. Safari'nin kullanışlılığı ve web sayfalarını gösterirken ki farkı, onu benim için diğer tarayıcılardan ayırıyor.

Safari 4 ile beraber Safari'ye duyduğum bağlılık hissi de giderek artıyor. Zira Apple, tarayıcı kavramını bir adım daha ileriye götürüyor.
Safari 4, Apple'dan beklenmeyecek bir davranışla karşımıza çıkıyor. Tab sisteminin davranış biçimi tamamen Google'ın Chrome'undan alınmış. Bunun yanında Opera ve yine Chrome'daki akıllı açılış sayfası da şahane bir makyajla Safari'ye gelmiş. Arayüzde oldukça farklı değişimler var. Tablar, status bar, butonların değişen yerleri gibi şeyler bunlara örnek.
Arkaplanda ise daha heyecan verici özellikler var. Birçoğumuzun bilmediği, Chrome çıkana kadar Safari 3 piyasadaki en hızlı JavaScript yorumlayıcısına sahip tarayıcıydı. Chrome bir devrim yaparcasına bu hızı katlayarak geçti. Ancak şimdi rekor yine Safari'de. Nitro isimli yeni JavaScript motoru sayesine şu an dünyanın en hızlısı. Chrome'dan 2 kat daha hızlı. Acid 2 ve 3 testlerinde de tam not alıyor.
HTML motoru da bir o kadar hızlı. Yine birinci.
Web standartları konusunda desteğini Webkit'ten aldığı için Safari'ye bu konuda güvenimiz sonsuz. Zira IE için attığımız taklaları Safari için atmamız gerekmiyor. CSS Canvas, HTML 5 çevirimdışı desteği, CSS animasyon ve efektleri de cabası.
Safari hakkında sabaha kadar konuşabilirim, Apple da zaten 150 kadar neden sunmuş bu konuda.
Tarayıcılar vazgeçilmesi en kolay araçlar bilgisayar hayatımızda. En kolay çünkü daha iyisi her zaman annenizin tarayıcısını tahtından edecek. Sadece bir şans verip denemek gerekiyor.
BlogKüme geldi!

Bir süredir SiberKültür'ün sağ tarafında BlogKüme imzalı bannerlar görmektesiniz. Şu ana kadar konuyla ilgili bir açıklama yapmadık, zira öncesinde BlogKüme'nin biraz daha şekillenmesi, sunulabilecek kavrama gelmesini bekliyorduk.
Bugün, o gün.
www.blogkume.com adresine girdiğinizde, bizim içimize sinen, tatlı ve sade bir tasarımla karşılaşacaksınız. Burası BlogKüme'nin vitrini.
Peki BlogKüme nedir? BlogKüme, Türkiye'de gerek tasarımı, gerekse de kaliteli içeriğiyle ön plana çıkan blogların gördüğü ilgiyi artırma, marka kimliklerini güçlendirme amaçlı bir oluşumdur.
BlogKüme, kapalı üyelik sistemiyle çalışan, üyeleri özenle seçilen bir bloglar kümesi. Şu an için başvuru kabul etmiyoruz, ancak aklımızda hepimizin çok beğenerek takip ettiği bazı blogların daveti konusu var. Aslına bakarsanız halihazırda 6 blog kümemize dahil:
- bet3
web2.0, teknoloji ve kişisel beğeniler üzerine - Dinçer Keskinpala
Ekonomi ve finans üzerine kişisel web günlüğü - Hasan Yalçın
Tasrımcının el çantası - Marketallica
Pazarlama trendleri ve dijital pazarlama stratejileri üzerine - Nahnu
ikna edemiyorsanız, kafaları karıştırın - SiberKültür
Web tasarımı ve siberkültür üzerine haberler, makaleler
BlogKüme bir takım çalışması. Bu takım da tamamen BlogKüme üyelerinden oluşuyor. Yani küme ne kadar büyürse takımımız da o kadar büyüyecek.
Geleceğe yönelik güzel planlarımız var. En yakın zamanda minik bir oyuncak ile sizlere BlogKüme eksenini daha rahat takip edebilme imkanı sağlayacağız. Bunun dışında küme üyelerini daha büyük kitlelere yaymak için elimizden geleni yapacağız.
BlogKüme hakkında detaylı bilgiyi buradan alabilirsiniz. Bize ulaşmak için ise bu sayfayı kullanabilirsiniz. Ayrıca sizleri Twitter hesabımızı takip etmeye de bekleriz, böylece tüm yeniliklerimizden kolaylıkla haberdar olabilirsiniz.
Umarız beğenirsiniz, şimdiden ilginiz için teşekkürler!
Teşekkürler ve işte kazananlar
Geçen hafta mutlu bir şekilde SiberKültür'ün tasarım değişikliğini ve bu değişiklik kapsamında digitalage dergisinin SiberKültür okuyucularına hediyesini duyurmuştuk.
Ayın 22'si itibariyle mini yarışma sonuçlandı ve Random.org araçlarıyla yaptığım çekilişle kazananlar belli oldu. Kazananları açıklamadan önce, herkese yarışmaya katıldıkları ve yeni tasarım konusunda yaptıkları nazik yorumlar için teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Yarışmada 5 kişi, 6'şar aylık digitalage dergisi aboneliği kazandı:
- Ahmet Durmuşoğlu
- Oğuzcan Şahin
- weber
- serenity
- JunkChorn
Tekrar tüm okuyucularımıza teşekkürlerimi sunuyorum ayrıca digitalage dergisine bu desteğinden dolayı ayrıca teşekkür ediyorum.. Son bir not olarak, SiberKültür'de yakın dönemde bunun gibi birkaç heyecan verici süprizin sizi beklediğini söylemek istiyorum.
Kazanan arkadaşlar adreslerini iletişim formu ile iletebilirlerse hediyeleri en kısa zamanda kendilerine ulaştırılacaktır.